Siz de hala kartpostal gönderme sevdasında olanlardan mısınız? Eve girmeden önce heyecanla posta kutusuna bakıyor musunuz? Sizi bilmem; fakat ben hala çılgınlar gibi kartpostal atıyorum sevdiğim insanlara. “Postcard goes to…” hikayesine buyrun!
Yanlış zamanda doğmuşum ben diye düşünenleri böyle alalım öncelikle! Hala elektronik kitap okumaktan uzak duran yahut okusa dahi aynı tadı alamadığını düşünenlerin dış sesi olmaya da gönüllüyüm. Woody Allen’ın “Paris’te Gece Yarısı” filminde Gil’in kurduğu, “Her zaman çok geç doğduğumu söylemişimdir.” cümlesi duygularıma tercüman oluyor misal.
Mektup ve kartpostal atma sevdasından vazgeçmeyen nostaljik insanlardan biriyim hala. Çocukluğumdan beri sevdiğim insanlara fırsat buldukça bir şeyler yazarım. 15 yaşında İstanbul’dan Bodrum’a taşınmak, mektuplaşma döneminin zirve yaptığı bir dönem oldu benim için. Zamanla bu sevda uluslararası bir boyuta taşındı ve birkaç arkadaşımla beraber kendi küçük kartpostal topluluğumuzu kurmuş olduk. Yazılı kuralları olmayan bu informal topluluk en yakın arkadaşları da barındırıyor, herhangi bir seyahatte tanışıp güzel vakit geçirdiğimiz bir yabancıyı da…
Farzı misal, Malta’da komşum olan Yuna(Japonya), Portekiz’de beraber gönüllülük yaptığımız Alex(Sırbistan), eski ev arkadaşım Martina(Makedonya), dil okulunda sınıf arkadaşım olan Marta(İspanya), pek çok kere beraber seyahat ettiğim gezgin patroniçem Başak ve daha pek çok proje ve yol arkadaşı…
Yazılmamış ve konuşulmamış, ama hepimizin uyguladığı kural ise şöyle; gittiğimiz herhangi bir şehirden hemen kartpostallar alıyor, arkasını içimizden gelen kelimelerle dolduruyor, pulunu iyice yaladıktan sonra(burası çok önemli) arkasına yapıştırıyor ve birbirimize gönderiyoruz. Eskiden not defterlerimize kaydettiğimiz adresler, şimdi telefonlarımızda kayıtlı…
Sosyal medya üzerinden haberleşmek daha kolay ama…
Evet bi-li-yo-rum; Whatsapp’tan, Messenger’dan mesaj da yazabiliriz ya da Skype’tan, Zoom’dan görüntülü de konuşabiliriz. Şöyle ki biz zamanla gelişen teknolojik araçlara tamamıyla teslim olmaktansa, bu çok daha özel olan geleneği korumaya çalışıyoruz. O başka şehirde 5 dakika bile olsa, o kişiyi düşündüğümüzü kendi el yazımızla yazıyoruz. Pek tabii, kimi zaman haftalar alıyor Hawai’den atılan kartın benim elime ulaşması; ancak er ya da geç ulaşıyor. Bu sayede, posta kutusuna her gün bakmak gibi ufak heyecanlar katıyoruz hayatımıza.
Her hafta, her ay yapmıyoruz bunu. Hatta seyahat etmediğimiz dönemlerde, “Yeni yıl için kart atayım dedim sana” veya “Bahar geldi, bak Japon kiraz çiçekleri nasıl da güzel!” gibi bahane arıyoruz kendimize, sırf birbirimizin aklında olduğunu hissettirelim diye.
Kartpostal topluluğumuz o kadar hoşuma gidiyor ki; misal seyahate çıkmadan önce Bodrum, İstanbul, Türkiye kartpostalları alıp koyuyorum artık çantama. Sonra seyahatte tanıştığım ve sohbet etmekten çok keyif aldığım biri olunca da(hep oluyor!) ayrılmadan önce arkasını üç beş satırla karalayıp, kartı bizzat elden iletiyorum. Ya da beni evlerinde misafir etmişlerse, ayrılmadan önce yatağın üzerine bırakıp öyle ayrılıyorum. Hıı-hıı tıpkı filmlerdeki gibi…
Postcard connecting people|İnsanları birbirine bağlayan Kartpostallar
En büyük hazzı yazmak ve insan tanımak olan biri için, odasının bir köşesinde kartpostallarla donatılmış bir duvar olmasına şaşılmaz herhande. Bir köşeye atacak halim yok ya tüm bu kartları! Siz yazın, ben tüm duvarı kaplarım. Her sabah uyanıp bambaşka şehirlerinden gönderilmiş bu kartpostallara bakarak güne başlamak; dünyanın koca bir gezegen olması kadar, elimizde tutabildiğimiz bir küre olduğunu hatırlatıyor bana. Evrenin bir parçası olduğumu hissettiriyor.
Ne kadar uzakta olursak olalım kartpostallar, onların aracılığıyla yazılan sözler ile bizleri birbirimize bağlıyor.
E o halde postcard goes to you!






