Seyahat Yol Hikayeleri

Yol hikayeleri: Efharisto Poli Yabancı

Yol Hikayeleri

Destinasyonlar çıkılan seyahati bir hayli çekici kılsa da, bazı seyahatler yol hikayeleriyle tamamlanır. Bu hikayeler kimi zaman bambaşka rotalar çizer, kimi zamansa zaten çizilmiş olan bir rotada yarım kalmış hissi uyandırır.

Amsterdam-Lizbon uçuşu öncesi tanıştığım Yunan bir beyefendi de bu yol hikayelerinden biri oldu. Hatırladıkça yüzümde bir gülümseme bırakan.  

2018 yılının Aralık ayının ilk haftası… Benim için son derece önemli bir etkinliğe katılmak için İstanbul’dan Lizbon’a doğru yol alıyorum; fakat uçuşum direkt bir uçuş değil. Akşam saatlerinde Amsterdam’a iniyorum önce. Aktarmalı olan uçuşumun güzelliği şu ki; 15-16 saati bu şehirde geçirebileceğim. Schiphol Havalimanı‘ndan trene bindiğim gibi, kendimi Amsterdam sokaklarına atıyorum. Bavulumu da Lizbon’a indiğimde teslim almak üzere bagaja vermiştim zaten, yanımdaki ufak sırt çantasıyla yüzüme ince ince dokunan yağmur damlaları eşliğinde karışıyorum kalabalığa. Caddelerde yürüdükçe, sanki eski bir dostu görmüşüm hissine kapılıyorum. Üç sene önce bir yaz gününde tanıştığım bu etkileyici şehir, kış mevsiminin gri bulutları altında da çok güzelmiş meğer.

Amsterdam

Dam Meydanı’nın yakınlarında ayırttığım bir hostelde konaklıyorum. Dar merdivenlerinden üst katlara çıkılan hostelin bir odasını tanımadığım altı kişiyle paylaşıyorum. Hostel kültürünü her zaman çok sevmişimdir, odaya girdiğim gibi yine ranzanın üst tarafına kuruluyorum hemen. Yattığım ranzanın altındaki genç İtalyan kadınla yaptığımız sohbet esnasında, onun Kars’ta yapılan bir Erasmus Plus projesine katıldığını öğreniyorum. Dünya küçük, gençlik çalışmaları dünyası daha da küçük.

Ertesi sabah İstanbul’dan kalkan bir uçağa binen yakın arkadaşım Amsterdam’a doğru yol alırken, ben de onu karşılamak için sıcak kruvasanları alıp havalimanının yolunu tutuyorum. Karşılama öncesi yapılan ufak bir sabah yürüyüşünün ardından… Uçak rötar yaptığı için, kruvasanlar da soğumaya başlıyor haliyle. İşin kötü yanı, benim uçuşuma da pek vakit kalmadı ve çok telaşlı bir hal sergiliyorum istemsiz olarak. Bir keresinde de Frankfurt’ta buluşmuştuk böyle. İçim içime sığmadığı için tansiyonum düşmüş; bir köşede oturup kalmıştım. O an geliyor aklıma, gülümsüyorum kendi kendime. Kapı açılıyor ve beklenen yolcu karşımda! Bu rötar planlarımızı bozduğu için, çok vakit geçiremeden o da beni yolcu ediyor Lizbon’a. Bu buluşmayı planlamamıştık aslen, denk gelmişken fırsatı değerlendirelim dedik sadece.

Lizbon uçuşuna doğru…

Havalimanı içinde olduğumuz içindir ki pek aldırış etmedim zamana; fakat çok da vaktimin kalmadığını fark ettim. Güvenlik kontrolünde her şeyi çıkarıp, geri toparladıktan sonra büyük bir hızla uçuş kapısına koşuyorum. Ekranı da tam gördüğüm söylenemez; ama Portekizce konuşan insanlar duyunca budur herhalde diye düşünüp, ben de giriyorum sıraya. Arkamdaki kişinin, “Afedersiniz, bu sıra Lizbon uçuşu için di mi?” sorusu üzerine “I think so!”(Sanıyorum ki öyle) diyorum; o da şaşkınlıkla “You think so?”(Öyle sanıyorsunuz?) diyor ve gülümsüyoruz birbirimize. Tam o sırada telefonu çalıyor ve kulaklarım bu aksanı hemen algılıyor Yunanca kelimelerin de eklenmesiyle. Ben de o sırada beklediğimiz kapının önündeki ekrana bakıp, bu sıranın Lizbon uçuşu için olduğuna emin oluyorum. 

Uçuş Bilgileri

Arkamdaki yabancı telefonunu kapatır kapatmaz, ona dönüp “Lizbon’muş, kesin bilgi!” diyorum.  Nereli olduğumu soruyor ve saklamadığım gülüşümle, “Komşu ülkeniz… Türkiye!” diye cevaplıyorum ve yabancı şaşıp kalıyor. O şaşkınlıkla da, “Nasıl anladın Yunan olduğumu? Aaa aksanımdan muhtelen di mi?” deyince, telefon konuşmasına kulak misafiri olduğumu söylüyorum. Geçen haftalarda Selanik’te 10 gün geçirdiğim için de, Yunan kelimeleri seçmenin çok zor olmadığını ekliyorum. “Ben de Selanikliyim, tesadüfe bakın!” diyor yabancı. Bildiğim bazı kelimeleri söylemeye başlayınca, o da bana geçenlerde Norveç’te tanıştığı Ayşe ismindeki Türk arkadaşından ve konuşmamızın birbirine ne kadar benzediğinden söz ediyor. 

Tesadüfler…

Bu arada uçağa doğru hareket ediyoruz ve görevli benim kartımı okuttuktan sonra, onu bekliyorum muhabbetimize devam edebilmek için. Selanik’i soruyor bana; ben de aslında ilk kez 2017 yılında gittiğimi, hatta şehirden epey uzak olan Kozani adlı kasabada bir projeye katıldığımı anlatıyorum hayret edeceğini bilerek. Yabancı şaşkınlıkla, “Ben aslen Kozaniliyim, şansa bakar mısın!” diyor. Uçağın içindeyiz artık ve yerlerimize oturmadan önce isimlerimizi sormak geliyor aklımıza. 

“Selin” diyorum, “Senin dilinde, ay anlamına gelen Selini gibi…” “Doğru! Onu da mı biliyorsun?” derken içimi ısıtan bir gülümseme var suratında, akabinde o da kendi ismini söylüyor ve iyi uçuşlar diliyoruz birbirimize. Birkaç koltuk arkasında, ona çapraz bir konumda oturuyorum. Ah diyorum, keşke beraber otursaydık da devam edebilseydik bu keyifli sohbetimize.

İyi dileklerin aksine, berbat bir uçuş geçiyoruz ve sarsılmış bir vaziyette varıyoruz Lizbon’a. Bavulları aldığımız bantların oraya ilk varan ben oluyorum, gözlerim de bir yandan O’nu arıyor elbette. İsmi neydi bu adamın bir türlü hatırlayamıyorum. Tam karşı tarafımda beklerken, beni görüp yanıma geliyor. Korkunç geçen uçuşun kısa bir değerlendirmesini yaptıktan sonra, kendi hayatlarımızdan bahsettiğimiz sohbetimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Aralıksız konuşuyorum ve uluslararası bir organizasyonun genel kurul seçimlerine gideceğim için ne kadar heyecanlı olduğumdan bahsediyorum. Daha fazla soru soruyor ve kafasında oturtmaya çalışıyor tüm bu yaptığım çalışmaları. O kadar heyecanlıyım ki onun ne yaptığını söylediği kısmı da hatırlamıyorum, tıpkı ismi gibi… 

Aralık 2018

Önce onun bavulu geliyor, birkaç dakika sonra da hemen gelmesin dileğinde bulunduğum kendi bavulum… Kendi Lizbon’da yaşadığı için bana ne tarafta kalacağımı sorup, yolu tarif etmeye niyetleniyor ki; “E sen bir yılını burada geçirmişsin. Yolu biliyorsun zaten.” diyor benim munzur bakışımdan sonra. 

Sohbetimize Portekiz’i de dahil ettiğimiz bir sırada, meşhur turtayı ne kadar özlediğimi dile getiriyorum. Pastel de natanın hakikisinin ve en lezzetlisinin yapıldığı pastaneden, ‘Pasteis de Belem‘den yiyeceğim derken sözümü kesiyor heyecanla. “Bir dakika bir dakika, Portekiz aksanıyla söyledin sen bunu. Yani aslında Portekizce konuşuyorsun sen!?” diye ayrıntıları yakalıyor kendi gibi sohbeti de yakışıklı olan bu yabancı. Bir süre ders aldığımı, çocuklarla çalıştığımı; fakat uzun süredir pratik yapmadığımı anlatıyorum bir çırpıda.

Yolculuğun sonuna yaklaşırken…

Yürüyebileceğimiz en yavaş hızda yürüyüp, bitmesini istemediğimiz yolun sonuna geliyoruz. Nedendir bilmem, ikimizin de birbirimizin iletişim bilgilerini istemeye cesaretinin olmadığı bir noktadayız. 

“Seninle konuşmak çok büyük bir keyifti”li ayrılış konuşmamızı yapıp, seçim için bana dilediği şans dileklerini yanıma alıp; sımsıkı bir tokalaşmayla farklı yönlere gitmek üzere ayrılıyoruz Lizbon Havalimanı dış hatlar geliş terminal kapısının önünde. Bineceğim kırmızı hat metrosuna doğru hareket ederken, “Gerçekten bir daha birbirimizi göremeyecek miyiz?” gerçeğiyle yüzleşiyorum. Hayır, göremeyeceğiz. Bu kısacık sohbetimiz, en keyifli anılarımızdan biri olarak kalacak sadece. Zaten bazı hikayeler yarım kalınca daha da anlamlı olabiliyor.

Efharisto poli yabancı!

universelinblog