Ana Slider Kategorisi Dünya

Afrika’nın Kızıl Şehri: Marakeş

Dar sokakları, kalabalık meydanı, baharat ve deri kokulu caddeleriyle Afrika’nın kızıl şehri Marakeş…

EVS’in yani Avrupa Gönüllü Hizmetinin en güzel yanlarından biri de, seni seyahat etmeye teşvik ediyor oluşu. Biz de Portekiz’de geçirdiğimiz günlerde neredeyse her haftasonu bir gezi planı yapıyorduk. Bu kez rota farklıydı; Afrika! Daha önce hiç Afrika’ya ayak basmamış olan bu üç kadın, daha plan yaparken bile inanılmaz heyecanlıydılar. Üç kadından kastım; Meltem, ben ve sevgili İtalyanımız Valeria… Her şey yolunda gidiyordu ve düşük bütçeli hava yollarından biri olan Ryanair sayesinde, 50-60 Euro civarında bir fiyata Sevilla-Marakeş gidiş-dönüş biletimizi aldık. Bütün seyahat bloglarını, şehir hakkındaki yorumları okuyor; bir yandan da planlar yapıp duruyorduk. Fondaki müziğimiz ise; “Mama Africa”…

Marakeş Menara Havaalanı

Sevilla’dan kalkan uçağımız kısa bir süre sonra Fas topraklarına indiği gibi, bizi de büyük bir heyecan sarıyor tabi. Uçaktan inip, Arapça yazan havalimanının adıyla fotoğraf bile çekiliyoruz. Pasaport kontrolü öncesi, terminalde bulunan kağıtlara konaklama ve kişisel bilgilerimizi yazıp; pasaport kontrolünde her zaman olduğu gibi bizlere yöneltilen anlamsız sorulara cevap verip ülkeye giriş yapıyoruz! Türkiye ve Fas arasında vize anlaşması olduğu için, vize zorunluluğu bulunmuyor. Gayet havalı olan Menara Havaalanından ayrılırken, Marakeş bizi sıcak bir hava ile karşılıyor. Ve işte Afrika’nın kuzeyindeyiz ve nasıl heyecanlıyız! 

Ma-ma Af-ri-ca!  

Varış saatimiz biraz geç olduğundan ve tamamen bilmediğimiz bir coğrafyada olacağımız için, otel ayarlarken bizi havalimanından aldırmalarını da rica etmiştik. Rica etmiştik derken, ücretsiz olmuyor tabi bu eylem. İyi ki de böyle bir talepte bulunmuşuz, yoksa o dar sokaklarda hangi binada kalacağımızı bulamazdık genç Marakeşli delikanlarının dikkatlerini üzerimizdeyken. Ufak çaplı bir kültür şoku yaşıyoruz tabi gelir gelmez ve karşılaştığımız manzara bizi biraz ürpertiyor ister istemez; ama biz bunlara hazırlıklı üç güçlü kadınız. Eğer Marakeş Menara Havalimanı’ndan şehir merkezine otobüsle gelmek isterseniz de, 19 numaralı otobüs ile 40 dakika süren bir yolculuğun ardından; son durak olan Jema El-Fnaa’da inebilirsiniz. Taksi seçeneğinde ise mutlaka pazarlık yapmanız lazım.

Eski şehirle ve dar sokaklarıyla böyle tanıştık Marakeş’in… Burası; surlarla kaplı olan eski şehir ve surların dışında kalan yeni şehirden oluşuyor. Bizim konaklamamız ise surlar içinde olacak tabii.

Valeria, enfes Fransızca’sı ile iletişim kanalım oluyor bizim. Fas’ın iki resmi dili var; Arapça ve Fransızca. Çarşıda, pazarda halkın birçoğu İngilizce biliyor elbet; ama yine de latin harfleriyle yazılı tabelalar görmek içimizi rahatlatmıyor değil. 

Marakeş Konakları: Riad

Riad No 10

Şehrin dışında her imkanı olan bir otelde kalmaktansa, eski şehrin merkezinde Fas kültürünü hissedebileceğimiz bir ‘riad’da konaklamayı tercih ettik seyahatimiz boyunca. Riad dediğimiz ise bizim asmalı konak tarzında olan, büyük kapılı, içinde avlusu bulunan ve sizi eski zamanlara götüren eşyalarla dolu otantik yapılar. Odamızı gördüğümüz ilk an, sayısız fotoğraf çekmek istedik. Çektik de! Fakat riadda en sevdiğimiz yer kesinlikle riadın terası! Ay ışığında şehrin sessizliğinde dinlenirken; aynı zamanda meydandan gelen tüm o sesleri duyabiliyoruz. Ayrıca şehre vardığımız gece, ay dolunay şeklini almak üzere ve bu da çok şanslı olduğumuz anlamına geliyor. Bu şans konusu şimdilik burada dursun, biz bi an evvel uykumuzu alıp şehir turuna başlayalım.

Sabah Alarmı: Ezan

Otantik odamız

Gün doğmadan evvel büyük bir gürültü koptu ve Valeria ile ben uykumuzdan fırladık. Meltem ise; “Sabah ezanı uyuyun!” diye uyku sersemi bizi sakinleştiren kişiydi. Dinine o kadar bağlı biri olmasam da; sabah ezanını sükunet içinde dinlemek hoşuma gider. 

Fakat Marakeş’te, müezzinin ezanı okuduğu tuhaf sesini duyduğumda hayal kırıklığına uğradım ne yalan söyleyeyim. Ne sözleri seçebilmek mümkün ne de bir ahenk var ezan makamında.  Müezzin sanki bir şeylere bozulmuş da, onu şikayet ediyor gibi geliyor ses. Aynı sözler, nasıl bu kadar farklı okunabilir diye düşünüyor insan. Fransızcanın da etkisi olduğunu okumuştum bir yerlerde; ama yine de çok enteresan. Sabah öylece fırlamamız boşuna değildi yani. 

Fas Viskisi: Nane Çayı 

Sabah iyice dinlenmiş olarak kalkıp, ezana verdiğimiz tepkiye gülerek kahvaltımızı yapmak üzere riadımızın terasa çıkıyoruz. Bildiğiniz gibi Fas kahvaltısı da, mutfağı kadar ünlü… Özellikle de Fas viskisi olarak bilinen nane çayı… Böyle söyleyince kulağa komik geliyor; ama gittiğiniz restoranda yemek sonrası istemeseniz bile size bu nane çayından ikram ediyorlar. 

Faslılar nane çayını bizimki gibi bir çaydanlıkta yapıyorlar; fakat yaparken içine şeker de atıyorlar. Bu sebeple tadı biraz garip geliyor bana; ama yine de mide rahatlatıcı özelliği yadsınamaz tabii.

Çayın yanında; reçel, tereyağı, bal ve Khobz yani Fas ekmeğinden oluşan tipik bir Fas kahvaltısı yapıyoruz. Riaddaki aşçımız bir gün krep yaparken, başka bir gün hamur kızartıyor. Ben tatlı sevmeyen biri olduğumdan, doyayım diye marketten peynir ve domates alıyorum ilk günden. Terasa çıkarken yanıma aldığım yiyeceklerle, “N’apıyor bu kadın” bakışları altında yapıyorum   kahvaltımı her sabah.

Marakeş Sokaklarına Hazırız! 

Jemaa El-Fna

Artık kendimizi sokağa atıp, şehri hissetme vakti geldi! Keşif turlarına başlarken kıyafet konusunda da çekimser kalmıştık açıkçası. Internetten okuduğumuz yorumların büyük bir kısmı uyarı niteliğindeydi ve çok da kısa kıyafetlerle dolaşmayı tavsiye etmiyorlardı. Kimi gezginler, saçlarımızı örtmemiz gerektiğini bile yazmışlardı; fakat böyle bir duruma gerçekten hiç gerek yok. Evet, Marakeş tam anlamıyla modern bir şehir olmayabilir; fakat birçok Arap ülkesiyle kıyasladığımızda modernleşmeyi takip eden bir kent. Her yıl binlerce turist ağırlıyor burası, bu sebeple de canlılığını koruyor. Tabi bu demek değil ki tam anlamıyla rahat olunmalı. Maalesef erkek egemenliğinin kendini bir hayli gösterdiği müslüman bir toplum burası ve buna istinaden de daha tedbirli hareket etmek gerekiyor gezgin kadınlar olarak. 

Kıyamet Meydanı: Jemaa El-Fna 

Dar sokaklardan geçerken, kendinizi insan akışına bıraktığınızda yol bir şekilde Jemaa El-Fna’ ya çıkıyor. Yani şehrin kalbine! UNESCO tarafından koruma altına alınan Jemaa El-Fna,  “kıyamet meydanı” anlamına geliyormuş. İsminin hakkını da veriyor hani! Hayat burada akıyor denebilir. Sanıyorum ki gördüğüm en büyük meydan! Öyle çok havalı olduğunu söyleyemem; fakat her yer cıvıl cıvıl,  her daim bir hareketlilik var. Alan; yılan oynatıcıları, maymunların boynuna tasma takıp para karşılığı onları hareket ettirenler, akrobatlar ve yiyecek, içecek satıcılarıyla dolu. Bu arada es kaza fotoğraf ya da video çektiğinizi görürlerse, sizden para isteme hakkını buluyorlar kendilerinde. Zaten hayvanları bu şekilde esir etmelerinin de zevk için fotoğraflanacak hiçbir yanı yok.

Tüm bunların yanı sıra, bir de hint kınası yapan kadınlar var meydanın her yerinde. Önce binbir türlü sözle sizi tavlamaya çalışıp, sonra paranızı almaya çalışan kadınlar… Böyle dertli konuşmamın sebebi olan anımı sizinle paylaşmalıyım, yoksa içim rahat etmez.

Sakin sakin yürürken sağ tarafımdan bir kadın elimi kaptığı gibi dövme yapmaya başladı. O kadar seri hareket ediyor ki, düşünün ben ağzımı açana kadar o epey yol kat etti. Dedim “İstemiyorum, çünkü sevmiyorum.” Söker mi? Sökmedi. “Güzel kızıma hediyem olsun.” derken derken iyice boyadı elimin üstünü. Ben hala laf anlatmaya çalışıyorum boş yere. Neyse dedim, Meltem şuradan birkaç euro çıkar da verelim madem yaptı o kadar. Biz parayı uzattığımız gibi, kadının sert tepkisiyle karşılaştık. “Bu ne! Bu yaptığım 100 Dirhem (10 Euro), bunu mu veriyorsun sen!” ve daha hatırlamadığım bir dünya söz! Kan beynime sıçradı tabi ben de başladım konuşmaya, “Önce elimi tutup yapmaya başladın, dur dediğim halde yok hediyem olsun dedin, şimdi de iyilik olsun diye sana para veriyorum sen de beğenmiyor musun?” mendili çıkardığım gibi silmeye başladım kınayı. Akabinde birbirimize söylene söylene ayrıldık oradan. 

Yani diyeceğim o ki, elinize kolunuza sahip çıkın çünkü başka bir anda da arkamıza döndüğümüzde Meltem yoktu. Baktık ki satıcının biri bizimkinin elini tutmuş evlenme teklif ediyor. Bizim tahammül seviyemiz yavaş yavaş düşmeye başladı böylece. 

Souk: Halk Çarşısı

Souk El Jadid

Jemaa El-Fna Meydanı’nın etrafı çeşitli dükkan ve kafelerle dolu. Girişinde souk yazan, antikacılardan baharatçılara, dericilerden kıyafet dükkanlarına ne ararsanız bulabileceğiniz epey büyük bir çarşısı var. Siz dükkanların vitrinlerine göz gezdirirken; yanınızdan hızlıca mobiletler yahut sırtlarına yük bindirilmiş eşekler geçebiliyor. 

Dükkanlardaki satıcıların hepsi sizi, mallarına göz atmaya davet ediyor ve inanılmaz ısrar ediyorlar. Komik olan şu ki “Ne kadar?” diye fiyat sorduğunuzda, onlar da size “Senin son fiyatın ne?” diye karşılık veriyor ve tam da bu noktada pazarlığımız başlıyor.

Okuduğumuz yorumlarda, turistlere çok yüksek fiyatlar verdiklerini ve muhakkak pazarlık yapmanız gerektiği de yazıyordu ve bu sebeple Jemaa El-Fna ya vardığımız ilk an bunu test etmek istedim. 

Bir arkadaşım argan yağı almamı rica etmişti Marakeş’ten; hem en kalitelisi orada hem de fiyatları Türkiye’ye göre çok uygun diye. Argan yağı, 10 metre boyundaki argania spinosa ağacının (ki bu da sadece Fas’a özgü bir türmüş) meyvelerini yiyen keçilerin, çekirdekleri doğal yolla dışarıya attıktan sonra bu çekirdekleri toplayan köylülerin çekirdeğin içini kavurup, sonra da öğütüp ortaya çıkardıkları doğal bir ürün. 

Turkish sisters ve argan yağı

Bir tezgahın önünde durduk ve fiyat sormaya başladık. Bu arada fiyatlar hakkında hiçbir fikrim yok ve bir küçük şişe 5 Euro ‘ya kadarsa alma kararı verdim. Adam 30 Dirhem(3 Euro) dedi ve ben “Ooooo çok fazla” diye tepki verdim. Sonra Türk olduğumuzu öğrenince ayrı bir ilgi gösterip “Sen ne kadar dersen o kadar olsun Turkish sister” demesin mi! Dedim “Ben tanesi 1 Euro’dur diye düşünmüştüm ve 3 tane alacaktım aslında.” Kabul etti. Hepimiz ufak tefek bir şeyler aldık; o sırada da satıcı, Valeria’dan bizi fotoğraf çekmesini istedi. Kendi kameramız ile çekmemize rağmen; adam istemedi fotoğrafı. Ayrıldık, fotoğraf bizimle kaldı. Daha ilk günden pazarlık sünnettir lafının burada işlediğini anlamış olduk. 

27 Euro’luk elbiseyi 9 Euro’ya, 25-30 Euro’luk bluzleri 8’e, şalvarı 6 Euro’ya alabildik. Gerçekten çok kararlı görünmelisiniz pazarlık konusunda. Hatta arkanızı dönüp gitme sahnesini çekmek için harika bir yer Marakeş çarşısı. Sonuçta bu insan o elbiseyi 27 Euro’ya satsa da kâr ediyor, 9’a sattığı zaman da…

Koutoubia Camii – Kitapçı Camii

Meydandan çıkmak için yürürken Marakeş’teki en büyük cami olan Koutoubia (Kutubiyya) Camii’ni gördük. Camiye giderken geçtiğimiz yol, sizi at arabaları ile götürmeyi teklif edenlerle dolu. Türk olduğunuzu öğrendiklerinde, ayrıca bir ilgi görüyorsunuz burada da. Hayvanlara eziyetin başka bir şekli olan bu ulaşım türünü kullanmadık elbette. 
12. yüzyılda inşa edilen Kutubiyya Camii, etrafta bulunan kitap pazarı sebebiyle Kitapçı Camii diye anılıyormuş meğer. Bu caminin minaresi, bizim camii minarelerinden epey farklı. Harika el işlemesi oyma mimarisi ile ünlü olan caminin rengi de, Marakeş’e özgü olan kızıl toprak renginde. 

Valeria, kendisinin içeriye girmesinin yasak olduğunu söylediğinde; biz de Türkiye gibi düşünüp,  tabi ki girebileceğini söyledik. Sonra öğrendik ki hakikaten Fas’taki hiçbir camiye müslüman olmayanlar kabul edilmemekte imiş. İslam hoşgörü dini iken, bu durum pek hoşumuza gitmediği için Meltem ve ben de girmedik içeriye. Caminin bitişiğinde yer alan gül bahçesinde soluklanıp, bu güzel minareli camiyi ve oradan gelip geçenleri gözlemledik bir süre. 

Değinmek istediğim başka bir nokta da; Sevilla’daki Giralda Kulesi 12.yüzyılda Koutoubia örnek alınarak cami minaresi olarak yapılmış; fakat Araplar şehirden ayrıldıktan sonra burası kilisenin çan kulesine çevrilmiş. Biz Marakeş gezimizin öncesinde ve sonrasında Sevilla’da zaman geçirdiğimiz için, peş peşe iki yapıyı da görerek bu hikayenin gerçekliğine inandık.

Sıra geldi El Badi Sarayı’na. Meydandan saraya yürümek 15 dakikayı geçmiyor. Bizim orada olduğumuz dönem(Nisan 2016) saraya yakın yollar toz toprak içindeydi. Sarayın içinde de tadilat yapılıyordu; fakat yine de içini gezme şansımız oldu. Hiçbir ücret ödemeden!
12.yüzyılda yaptırılan bu sarayın, zamanında ne kadar ihtişamlı olduğunu tahayyül etmek hiç zor değil. Çok büyük bir alana inşa edilmiş olan bu kiremit renkli saray, şimdilerde bir hayli yıkık; fakat fotoğrafçıların favori mekanlarından biri. 

Göztepe

Burada yaşadığımız bir küçük şok da şu ki, odalardan birinin tüm duvarları boydan boya yazılar ile kaplı; fakat odaya girdiğiniz anda göze çarpan yazı “GÖZTEPE” Türkler yine bir şekilde iz bırakmışlar.  

El Badi sarayına yakın bir konumda bulunan Bahia Sarayı da buraya kadar gelmişken, ziyaret edilebilir.  

Şehrin Renkli Yüzü: Majorelle Bahçesi

Marakeş, sadece kırmızı tuğlalar, dar ve kalabalık caddelerden ibaret değilmiş. Biz de elimize haritamızı alıp, başladık keşfe. Surları aşarak eski şehirden çıktık ve yaklaşık 30 dk yürüdükten sonra Majorelle Bahçesine vardık. İçeriye girmek için bizim gibi sıra bekleyen turistlerle doluydu kapının önü.  Giriş ücreti bahçe için 70 Dirhem, içerideki müze için de 30 Dirhem’di. Öğrenci kartınız ya da bizimki gibi gönüllü olduğunuza dair kartınız varsa yarı yarıya bir indirimden faydalanıyorsunuz.

Kesinlikle söyleyebilirim ki, bu şehirde en sevdiğim yer Majorelle Bahçesi oldu.

Rengarenk Majorelle

Bu egzotik bahçe, Fransız sanatçı Jacques Majorelle’nın eseri. Hastalığı dolayısıyla Marakeş’e yerleşen ressam, evinin etrafında bu bahçeleri oluşturmuş. Sonraları bu ressam hayatını kaybedince, burası Yves Saint Laurent ve Pierre Berge tarafından restore ettirilerek bugünkü halini almış. Dünyanın dört bir yanından getirilen bitkiler, ağaçlar, dev bambular, kaktüsler ve nilüfer çiçeklerinin yer aldığı havuzlardan oluşan bu bahçe; yeryüzündeki cennet gibi. Çivit mavi renginin yoğunluğu ve keskinliği, bahçeye en büyük havayı katmış. Tahmin edebileceğiniz gibi,  çok da fotojenik bir ortam. Bir de bahçe içerisinde Aşk Galerisi(Gallery Love) ve Yves’in anısına bir roman sütunu yer alıyor.  

Baharat tadı: Marakeş Mutfağı 

Kültür turları yapmaktan hoşlandığımız kadar, farklı lezzetleri tatmaktan da çok keyif alıyoruz pek tabii. Bu sebeple her bir öğünü değişik bir restoran ya da kafede geçirelim istedik. Belki duymuşsunuzdur, Marakeş’te sokak yemeği çok meşhur; ama ne yalan söyleyelim biz pek cesaret edemedik buna. İstedik ki temiz görünen yerlerde sağlıklı bir şeyler yiyelim. 

Tajin ve kuskus ülkenin en bilinen yemekleri. Biz de her turist gibi ilk olarak bunları denedik, yanına da salata istedik. Et ve tavukla yapılan pek çok seçeneğiniz var. Hatta genelde sebzeli yapıyorlar. 

Baharat diyarı

Yemekler hakkında bilmeniz gereken önemli bir şey var ki o da, yapılan her yemek için çok fazla baharat kullanıyorlar. Salatanın içine dahi katıyor Faslılar bu baharatı. Çok acı olduğunu söyleyemem; ama bu tat bize çok yoğun geldi. Midesi hassas olanlar, dikkate almalı. 

Ee Jemaa El-Fna’da o kadar dolaşıp, buradaki yiyecek ve içeceklerin tadına bakmadan olur mu hiç dedik ve taze meyve sularının abonesi olduk. Hem fiyatlar gayet uygun hem de önünüzde yapıyorlar taze meyve suyu karışımını. Bir de kuruyemişlere dadandık, çeşit çeşit… Farklı kalitelerdeki hurmalardan da almadan edemedik. Yine uygun fiyatlı ve çokça lezzetliler. 

Kötü Anı: Mide Zehirlenmesi

İlk gün terasımızdan dolunayı izleyebiliyoruz diye çok şanslı olduğumuzu söylemiştim ya; şansımız, şehrin tozunun yemeklerin baharatı ile karışmasına kadarmış. Mahvolduk! Mübalağa ediyor gibi olmasın; fakat elimizde ıslak mendil ve hijyenik jelle bu ağır havayı bastırmaya çalıştık gezi boyunca. Bir de mideniz böyle yoğun tatlara alışık değilse, sonuçları çok da hoş olmuyormuş. Çünkü bu zavallı gezginler, şehrin ne havasına havasına ne de suyuna alışamayıp aynı anda benzer şekilde yatağa düştüler. 

Yoğun ateş, titreme ve su kaybının ardından; kendini bizden biraz daha iyi hisseden Meltem, bir marketten bulduğu yoğurt ekmekle kendimize getirdi bizi. Sonraki öğünü ise kaldığımız riaddaki mutfağa dalıp, kendi makarnamızı yaparak geçirdik. 

Sahil Kasabası: Essaouira

Mideden kaynaklı yaşadığımız kötü deneyim sebebiyle, Fas’ın sahil kasabası Essaouira’ya yaptığımız planı gerçekleştiremedik. Deniz kıyısında olan bu kasaba, otobüsle yaklaşık 3 saatte gidebileceğiniz bir mesafede imiş. Anlaşmalı tur şirketinden her gün otele gelen Tevfik isimli komik bir rehberle yaptığımız sıkı pazarlık sonrası, epey ucuza ayarladığımız bu günlük tur planı suya düştü.  NNormalde kişi başı 600 Dinar olan geziyi, harika bir pazarlıkla 350 e ayarlamış ve kişi başı 100 Dinar kapora bile vermiştik. Ama gelin görün ki fiziksel ve mental koşullardan dolayı bu günlük turu gerçekleştiremedik. Halbuki yol üzerinde ağaca çıkan keçileri görme umudumuz vardı. Essaouira’nın bir yandan Portekiz’in güney bölgesini diğer bir yandan da Bodrum’u anımsatıyor oluşu, burayı ziyaret etmek istememizdeki en büyük etkendi. Amma velakin önce sağlık!

Bir de Marakeş deyince akla ilk gelen şeylerden biri olan develeri görmeyi umuyorduk ki; bu isteğimiz havalimanı yolunda gerçek oldu. Yol kenarındaki büyük arazilerde öylece oturan develer gördük giderayak. 

Kızıl Şehir: Marakeş 

Marakeş’te sıradan bir gün

Biz biraz şanssız bir duruma düşmüş olsak da, Marakeş gerçekten turist dostu ve görülmeye değer bir şehir. Biraz dikkatli hareket ettiğiniz takdirde, çok keyifli hissediyor. 

Valeria ve Meltem’le birlikte, şehirde bir oraya bir buraya yürürken ve tüm bu farklılığı yakalamaya çalışırken, harika bir zaman geçirdik. Deri kokulu sokaklar, kıyamet meydanının cümbüşü, şehrin toprak renkli yapıları… Marakeş, sizi başka bir aleme götürebilecek görülesi bir şehir.

Leave a Reply

universelinblog