Gönüllü olmak… Bir başka tabirle, başka papuçlarda yürümek… Özellikle son zamanlarda her yerde bu gönüllülük lafını duyuyorsunuz değil mi? Üniversitede başlayıp, Portekiz’de devam eden gönüllülük serüvenine buyrun o zaman!

Üniversitede okurken boş zamanlarını bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü çalışarak değerlendiren gençler görüyor, yeni bir iş başvurusu yapacakken yöneltilen “Katıldığınız gönüllü faaliyetleriniz var mıdır, varsa nelerdir?” gibi sorularla karşılaşıyorsunuz. Hatta sosyal medyadan Afrika, Asya etiketli gönderileri görüp, uzaklarda bir yerlerde insanlar neler yapıyor diye geçiriyorsunuz aklınızdan.
Belki takdir edip geçiyorsunuz, belki de sizin için pek bir anlam ifade etmiyor. Sizin pencerenizden sadece hoş bir kelime gibi görünen bu gönüllülük kavramı; biz gönüllüler için öyle bir anlam ifade ediyor ki, durum bu taraftan baktığınızda tamamen başka bir boyuta taşınıyor.
Evimizden dışarı adım atmadığımız sürece, dünyayı gayet iyi durumdaymış gibi görürüz.
Biz gönüllüler ise; daha fazla insan tanımak, daha fazla hayata ulaşmak ve daha fazla deneyim elde edebilmek için çıktık evlerimizden. Birimiz Bodrum’dan, birimiz Mersin’den çıktık yola. Başka birimiz İtalya’nın kuzeyinden, diğeri Mısır’ın başkenti Kahire’den… Biri Ermenistan’dan çıktı yola, diğeri Sırbistan’dan, Fransa’dan, Estonya’dan, Kıbrıs’tan çıkıp, bıraktık evlerimizi arkamızda.
Ben bu süre zarfında ailemle yaşamadım; fakat ailem olan insanlarla geçirdim zamanımı. Evet, etrafımdaki herkesle ilişkimiz güçlü değildi belki; ama en az iletişim kurduklarımızdan dahi çok fazla şey öğrendik. Kendi yaşadıklarımı bir sayfaya sığdırmak, yaşanılan bütün anıları bir bavula sığdırmak kadar zor.
Odamın ortasında dolmayı bekleyen iki valiz duruyordu ben; “Tüm anıları bu valizlere sığdırabilir miyim -birkaç şişe Porto şarabıyla beraber-?” diye düşünürken. Denedim; ama çok da başarılı olduğumu söyleyemem. Çocukların kahkahaları da dahil olmak üzere güzel insanlarla dolu bir hayat kurdum. Anlaşılacağı üzere, kendini defalarca dinlettiren bir şarkı kadar duygu yüklü ve uzun zaman sonra evine geri dönen bir kişi kadar heyecanlıydım. Aslında evim neresiydi, onu da bildiğimi pek söyleyemem.
Başka bir yerde yaşamanın avantajları ve zorlukları var elbet. Özellikle de başka bir ülkede yaşamanın… Yeni bir hayat kuruyorsun, yeni arkadaşlar ediniyorsun hatta şanslıysan onlar yeni ailen olabiliyorlar. Benim evimden uzak kaldığım dönemde, ülkemden sadece kötü haberler geliyordu. Patlamalar, sınır çatışmaları, kaybettiğimiz insanlar ve yaralananlar… Uzakta olmak umursamadığım ya da kendimi güvende hissettiğim anlamına gelmiyordu. Uzaklarda yalnızdım, benim gibi yalnız olan birkaç kişiyle beraber. Dünyanın farklı coğrafyalarından gelen bu insanlar benim gönüllülük hayatımı kolaylaştırıp, her şeyi çok daha güzelleştirdiler. Beraber çalışmak, beraber yaşamak, beraber yiyip, içip, beraber eğlenmek; sevinçleri de hüzünleri de hepberaber paylaşmak ve deneyimlemek anlamına geliyormuş meğer.

Portekiz‘deki ilk haftalarımı hatırlıyorum hep. Masa tenisi oynamaya çalışırken, çocuklardan 10’a kadar nasıl sayılacağını öğrendim: um, dos, tres, quatro… Boyama yaparken de renklerin adını: azul, branco, vermelho, laranja… Öğreniyordum, öğretiyordum, haz alıyordum. Başlangıçta, aynı dilde bile iletişim kuramıyor iken; zamanla birbirimize bağlanıyor, birbirimizi özlüyor ve içtenlikle birbirimize sarılıyorduk.
Bir öpücük vermeden ya da bir beşlik çakmadan ofise girmeyen çocuklarım olmuştu. Söylediğim şarkılara eşlik eden genç arkadaşlarım olmuştu. Ben onlara Matematik, İngilizce anlatıyordum; aynı zamanda onlardan kizomba dansı ya da yanlış kullandığım Portekizce kelimelerin doğru telaffuzlarını öğreniyordum.

Ilk gönüllülük deneyimi…

Üniversite zamanında Toplum Gönüllüleri Vakfı aracılığıyla bir köyde okul yenileme projesi yürütürken, çocuklarla vakit geçirme şansım olmuştu. Ilk gönüllülük deneyimim… Beraber iki gün geçirdiğimiz bu çocuklar, üçüncü gün ellerinde güllerle karşılamışlardı bizi. Hiç unutmuyorum, bir tanesi daha şık görünmek için 23 Nisan’da giydiği kıyafetini giymişti. Senin zaten öyle güzel bir kalbin var ki çocuk, ne gördüğümü anlatamam sana. Sonra bazılarının kollarını gördüm, kendi ismimin yazdığı o narin kolları gördüm. Hatta bizim küçük 23 Nisan yakışıklısı, benim K.Atatürk dövmemden esinlenerek bir dövme de kendi atmış koluna; A.Attürk diye. Böyle durumlarda ağlamamak çok zor; ama o kadar çocuğun önündeyseniz kendinizi tutmalısınız. O an yaşadığım mutluluk öyle değerli ki, şu an bunları yazarken bile o günkü gibi hissediyorum. Soruyorum, ne tutar bu hazzın yerini?
Portekiz’de moralimin çok bozuk olduğu bir gün, ofiste oturmuş öylesine bir şeyler karalıyordum. Bizim cingözler hemen fark edip aralarında konuşmaya başladılar.(Her ne kadar sürekli iletişim halinde olsak da yabancı olmam, onlara Portekizce konuştuklarında onları anlamadığımı düşündürüyordu.) “Selin’e bak, çok üzgün görünüyor.” deyince bir tanesi, kafamı kaldırıp cevap verdim. Onlara gerçeği söyleyemezdim, ben de en usturuplu pembe yalanımı attım, “Üzgün değilim. Sadece ailemi ve arkadaşlarımı çok özledim.” dedim. Hem yalan da sayılmazdı pek. Bizimki fırladı gitti diğer odaya. Eh çocuk işte deyip, kağıdı daha fazla karalamaya devam ettim. İki dakika sonra “Um, dos, tres..!” sesiyle arkamdan bana sarılan bir grup vardı. “Biz de senin ailen değil miyiz?” diye gözlerimin içine bakıyorlardı. Gerçekten de öyleydiler! En sevimli ailem oldu bu sevimlilik abideleri. Biraz büyümeye başlayanlar, beni kucaklayıp havaya kaldırır oldu. “Sen bizim annemizsin.” dedi bir keresinde 12 yaşındaki Henrique. Doğurmadan anne olmuştum işte. Onlarca çocuğum olmuştu, bundan daha güzel ne olabilirdi ki!

Gönüllü ağı…
Bir de koca kıtaya yayılmış bir gönüllü tayfası var tabii. “Bu hafta sonu müsait misin, sizde kalabilir miyim?” Arkadaşlığıyla geliyordu gelenler. Bazen de bir şişe şarapla… Kendi içimizde bir ağ kurmuştuk ve bu ağı farklı tatlarla genişletmenin tadını çıkarıyorduk.
Şöyle ki; bir sabah uzun yoldan gelen Fransız arkadaşım, elinde çikolatalı kreple uyandırıyor beni hasta yatağımdan. Diğer bir günün akşamında ise İtalyan pizzası yiyoruz tepsilerce! Balkanlardan rakija gelmiş, her derde deva. Eh, köpüklü bir Türk kahvesi yapayım, içeriz o zaman!
Dünyanın globalleşmesinde bir rol oynuyoruz bu sayede. Sınırlar yok, kafanın içindeki sınırları aştıktan sonra geriye sadece bakmak ve baktığının fazlasını görmek kalıyor.
Dünyayı görüyorsun zamanla. Farklılıklara saygıyı öğreniyorsun. Dayanışmayı, anlamayı, anlatmayı… Herkesin farklı olabileceğini; ama esasen herkesin eşit olduğunu ve değişimin gerçekleşmesinde rol aldığını hissediyorsun.
Bir parçası olmayı ertelediğin sistemin içinde, bunların hiçbirini tadamayacağını biliyorsun. Evet, parayla satın alınamayacak değerler vardır bu hayatta. Ve ben; gönüllülük sayesinde edindiğim bu paha biçilemez deneyimleri, hayatımın baş köşesine koymayı yeğledim.

Her şey toz pembe değil ne yazık ki!
Anlattıklarım, her şeyin her zaman mükemmel gittiği anlamına gelmiyor; yanlış anlaşılmasın.
Benim en büyük mücadelem yerli halkla oldu mesela. Size, güneyli bir Portekizli ile olabilecek mutlak diyaloğu yazayım.
>>İspanyol musun?
>Hayır.
>>Fransız mısın?
> Hayır.
>>E nerelisin? (Sanki dünyada başka neresi olabilirmiş gibi. Tabi sarışın değilseniz eğer, İngiltere şıkkı otomatik olarak es geçiliyor.)
“Türkiye”, “Makedonya”, “Sırbistan”, “Ermenistan”, “Estonya”…
>>Hhhmm peki.
Haritanın neresinde yer alıyor bahsettiğimiz ülke? Yahu biz ne yapıyoruz bu küçücük kasabada? Neden buradayız biz merak etmiyor musun?
Etmiyor. Bilmiyor ve bilmek istemiyorlar. Başka yere gitmiyor ve gitmek istemiyorlar. Deniz, kum, güneş, alkol, eğlence var olmak için yeterli. Dedim ya evden çıkmazsak dünya kimin umrunda diye. Güney insanının büyük bir kısmı için böyleydi bu benim gözlemlediğim. Düşünsenize, her defasında aynı diyalog dönüyor ve sohbetlerinizde bir seviye dahi ilerliyemiyorsunuz. Hiç kuşkusuz, bu da başka bir meydan okumaydı bizim için.
Hayal kırıklıkları…
En büyük hayal kırıklığımı hatırlıyorum. Ofisin önündeki bahçede gerçekleşen bir olaydı. Çocukların hepsi dışarıda oyun oynarken, ikisi de 11 yaşında olan kız çocukları itişmeye başlıyor. Oyundan başlayan tartışmanın hararetiyle arkadaşını haklamak isteyen Nicole, “Sen siyahsın!” dediği arkadaşı tarafından itiliyor. Nicole’un tartışmada silah olarak kullandığı cümle, “Sen siyahsın!” Arkadaşını bu cümleyle haklayacağını zannediyor. Ona bunu düşündüren ne?
O ana kadar yaptığımız her aktivite, her sohbet, her eğitim uçup gidiyor sanki. Dağılıyorum.
Pek çok an olmuştu dağıldığım ya da dağılanları toplamaya çalıştığım. Tüm bunlar olmasaydı ben, bugünkü ben olamazdım. Tanıdığım, tanıştığım her genci teşvik etmemin nedeni tüm bu dağınıklardır.
İçinde bulunduğumuz ve kaçınılmaz olan sistemden ziyade, toplumsal yaptırımlar bizi hep aynı döngüye sokmaya çalışıyor. Okul, sınavlar, iş, eş, çocuk… Bunlardan biraz da olsa sıyrılmaya çalışıp, unutulmaz deneyimler elde etmek için hiçbir zaman geç değil. Gönüllülük, yaşam döngümüze biraz renk katmak için harika bir fırsat. Haydi, biraz da başkasının papuçlarında yürümeyi deneyelim.
Not: İki kız çocuğu ertesi gün kendi iradeleriyle birbirlerinden özür dileyip, beraber oynamaya devam ettiler.



